4 Şubat 2011 Cuma
Buyrunuz!
Ahmer Girgin, Ergil Olgun, adaşım Ekmel Bircan gugulist'e buyrun "Anason Kokulu öyküm var.
"Son Yılın Üç Mevsimi"nden
Yirmisekiz yaşımdan altmışdörde… 1970’denberi buralardayım. Sahildeki ev yapılmadan önceleri eşim ve kızımı çiftliğe babasının yanına getirir, ben sabah akşam otobüsle gider gelirdim. İşim Tophane’ye yakındı. Akşam üzerleri Karaköy’den, uzun bir dolmuş kuyruğu ile Aksaray ve oradan minibüsle Topkapı’ya, otogardan yer bulabildiğim otobüslerle bir buçuk iki saatte çiftliğe gelirdim. Rumelilerin porta dedikleri avluya açılan büyük kapının önünde beklenişimin mutluluğu çektiğim eziyeti unuttururdu. O güne kadar tanışmadığım bir dünyanın içindeydim. Sağım solum çiftçi ve konu; uzun uzadıya çiftçilikti. Burada erkekler harman zamanı dışında öğleye kadar yatar, sonra gece yarılarına kadar oturur söyleşiye koyulurlardı. Onlar uykularına yeni yeni dalmışken ben sabah erken uyanır yolu tutardım. Bir buçuk kilometre kadar yürüyüp kavşağa ve oradan bindiğim otobüsle Topkapı’ya gelir, sur içinden Karaköy dolmuşuna binerdim. Yıllarca bütün bir yaz böyle sürdü bu…
Otobüs yolculukları bana güdümlü bir okuma olanağı sundu. Her yaz bir yazarın toplu yapıtını bitirirdim. Aytmatov’unkiler ve özellikle “Toprak Ana”nın tadı damağımdadır. Bu kitabı zaman zaman alır, Tolgunay Ana’nın toprak anayla söyleşisini okurum.
Kitap okuma modam vardır benim. Bir süre anılara dadanırım. Bir zaman öykülere romanlara ve kimi mevsimi yakın tarihimizle geçiririm… Balkan bozgununa ait anıları ağıt söyler gibi okurum. Rumeli’de kaybettiklerimize yanarım. Ve bir an gelir gözlerim dolar, boğazıma bir yumruk oturur yutkunamam. Kitabı fırlatır atar gibi kapatır, bir daha o günlere ait kitap okumamaya karar veririm. Neden sonra “Koca Balkan”ın öyküsüne isteklenir, elime bir kitap geçirip okur, değişmeyen aynı ruh halini tekrar yaşarım. Bu böylece devam ederken bir gün şöyle düşündüm ve karar verdim ve de kendi kendime dedim ki; niye üzülüyorsun; kaçınılmazmış o acılar, çekilecekmiş, çekilmiş. Ama gün gelecek sınırlar atılacak, bayraklar flamalaşacak ve sen kaybettiğine üzüldüğün Selanik’e de, Manastır’a da Konya’ya, Afyon’a gider gibi gideceksin. Bu karşı taraf için de öyle olacak; onlar da Atina’dan, Pire’ye gelircesine İstanbul’a, İzmir’e gelecekler. Filibeli, Tikveşli, Üsküplü… Tüm Rumeli için geçerli olacak. İnsanlık ailesinin kaçınılmazı bu… Öyle değilse eğer, yazarlar niye yazarlık yapıyor?
Görüntü tatsız. “Dâhilî ve harici bedhahlar” ülkeyi karıştırmak için birbirleriyle yarış içindeler. Kardeş kavgasına bulaşalım isteniyor.
Devletler, bazı konuları zamanın yumuşatmasına bırakmayı siyasetleştirmeliler ve bunun için, yazarları desteklemeseler de kösteklememeliler. Su, yolunu bulur. Yazarlar, sonucu mutluluk olan yolu gösterirler…
Silahı eline alana bir çift sözüm var: hangi etnik guruptan olursan ol, seni kışkırtanın umurunda mı? O, senin kardeşini kaybettiğine değil, tetiği her çekişinde cebine girecek paraya bakar.
Bazı eskiler şu iki sözcüğü bastıra bastıra vurgulayarak söylerlerdi: Bulgar gavuru… Cami içine topladıkları insanları nasıl yaktıklarını… Kadın, çocuk demeden öldürdüklerini… Hele Çatalca bozgunu içimize oturmuş, kanayan bir yaraydı. Yaşlı biri bir gün dedi ki, Bulgarlardan öcümüzü almış değiliz, kuyruk acımız var. Çocukluğumdan beri Bulgarların acımasızca yaptıklarını dinleye, okuya büyüdük. Tek bir yazar, okuduğum kitabıyla, Bulgarlar için kemikleşmiş yargılarımı yumuşattı benim. Nikolay Haytov. “Dünya Poturunu Çıkarıyor” adlı öykü kitabında birçok öyküsünün kahramanını Türklerden seçiyor. Sevgice yaklaşıp yüceltiyor onları. Yiğitleştiriyor. Üstelik Haytov, bu öykülerini komünist rejimde ve Bulgarlarla aramızın limoni olduğu soğuk savaş yıllarında yazıyor. Konuları Balkanlarda dirlik düzenin bozulduğu zamanların köylerinde geçiyor.
Bu küçük kitabı Fehmi Karagözoğlu’nun kapak deseni öylesine sevimleştirir ki, bakar durur, dalar gider, işte Dramalı Hasan bu, derim ve Muzaffer Buyrukçu’ya dostlarının o ünlü “Drama Köprüsü” türküsünü söyletişleri gelir aklıma:
Saat üçten soora bir baca endım aman aman
Asan Efendi’yi uykida buldum
Kalk bre Asan Efendi bir kave içelım aman aman
Siz için komitalar ben içmiş oldum.
Otobüs yolculukları bana güdümlü bir okuma olanağı sundu. Her yaz bir yazarın toplu yapıtını bitirirdim. Aytmatov’unkiler ve özellikle “Toprak Ana”nın tadı damağımdadır. Bu kitabı zaman zaman alır, Tolgunay Ana’nın toprak anayla söyleşisini okurum.
Kitap okuma modam vardır benim. Bir süre anılara dadanırım. Bir zaman öykülere romanlara ve kimi mevsimi yakın tarihimizle geçiririm… Balkan bozgununa ait anıları ağıt söyler gibi okurum. Rumeli’de kaybettiklerimize yanarım. Ve bir an gelir gözlerim dolar, boğazıma bir yumruk oturur yutkunamam. Kitabı fırlatır atar gibi kapatır, bir daha o günlere ait kitap okumamaya karar veririm. Neden sonra “Koca Balkan”ın öyküsüne isteklenir, elime bir kitap geçirip okur, değişmeyen aynı ruh halini tekrar yaşarım. Bu böylece devam ederken bir gün şöyle düşündüm ve karar verdim ve de kendi kendime dedim ki; niye üzülüyorsun; kaçınılmazmış o acılar, çekilecekmiş, çekilmiş. Ama gün gelecek sınırlar atılacak, bayraklar flamalaşacak ve sen kaybettiğine üzüldüğün Selanik’e de, Manastır’a da Konya’ya, Afyon’a gider gibi gideceksin. Bu karşı taraf için de öyle olacak; onlar da Atina’dan, Pire’ye gelircesine İstanbul’a, İzmir’e gelecekler. Filibeli, Tikveşli, Üsküplü… Tüm Rumeli için geçerli olacak. İnsanlık ailesinin kaçınılmazı bu… Öyle değilse eğer, yazarlar niye yazarlık yapıyor?
Görüntü tatsız. “Dâhilî ve harici bedhahlar” ülkeyi karıştırmak için birbirleriyle yarış içindeler. Kardeş kavgasına bulaşalım isteniyor.
Devletler, bazı konuları zamanın yumuşatmasına bırakmayı siyasetleştirmeliler ve bunun için, yazarları desteklemeseler de kösteklememeliler. Su, yolunu bulur. Yazarlar, sonucu mutluluk olan yolu gösterirler…
Silahı eline alana bir çift sözüm var: hangi etnik guruptan olursan ol, seni kışkırtanın umurunda mı? O, senin kardeşini kaybettiğine değil, tetiği her çekişinde cebine girecek paraya bakar.
Bazı eskiler şu iki sözcüğü bastıra bastıra vurgulayarak söylerlerdi: Bulgar gavuru… Cami içine topladıkları insanları nasıl yaktıklarını… Kadın, çocuk demeden öldürdüklerini… Hele Çatalca bozgunu içimize oturmuş, kanayan bir yaraydı. Yaşlı biri bir gün dedi ki, Bulgarlardan öcümüzü almış değiliz, kuyruk acımız var. Çocukluğumdan beri Bulgarların acımasızca yaptıklarını dinleye, okuya büyüdük. Tek bir yazar, okuduğum kitabıyla, Bulgarlar için kemikleşmiş yargılarımı yumuşattı benim. Nikolay Haytov. “Dünya Poturunu Çıkarıyor” adlı öykü kitabında birçok öyküsünün kahramanını Türklerden seçiyor. Sevgice yaklaşıp yüceltiyor onları. Yiğitleştiriyor. Üstelik Haytov, bu öykülerini komünist rejimde ve Bulgarlarla aramızın limoni olduğu soğuk savaş yıllarında yazıyor. Konuları Balkanlarda dirlik düzenin bozulduğu zamanların köylerinde geçiyor.
Bu küçük kitabı Fehmi Karagözoğlu’nun kapak deseni öylesine sevimleştirir ki, bakar durur, dalar gider, işte Dramalı Hasan bu, derim ve Muzaffer Buyrukçu’ya dostlarının o ünlü “Drama Köprüsü” türküsünü söyletişleri gelir aklıma:
Saat üçten soora bir baca endım aman aman
Asan Efendi’yi uykida buldum
Kalk bre Asan Efendi bir kave içelım aman aman
Siz için komitalar ben içmiş oldum.
3 Şubat 2011 Perşembe
Sanatçı Dönekliği
…
“Yaşamlarıyla yaratılarını kirleten, çürüten sanatçılar vardır. Bunların başında gelir dönekler. Yaratılan bir süre varlığını sürdürse, ilgi de görse dokusunda yaratıcısının sapaklık kirini barındırdığı için çok geçmeden çürümeye başlayacaktır. Nerede okumuştum Shelly’nin şu dört dizesini (bütününü aradım, bulamadım) anımsayamıyorum… Şair şöyle diyordu:
Onurlu bir yoksulluk dokurdu sesin,
Hakikat ve özgürlüğe adanmış türküleri.
Bunları terk etmen hüzünlendiriyor beni
Eskiden bir şeydin, şimdi o da değilsin.” S.28
Emin Özdemir “Türkçe Üstüne Mektuplar”, Düşünce Dergisi S.29, Ocak/Şubat 2011.
“Yaşamlarıyla yaratılarını kirleten, çürüten sanatçılar vardır. Bunların başında gelir dönekler. Yaratılan bir süre varlığını sürdürse, ilgi de görse dokusunda yaratıcısının sapaklık kirini barındırdığı için çok geçmeden çürümeye başlayacaktır. Nerede okumuştum Shelly’nin şu dört dizesini (bütününü aradım, bulamadım) anımsayamıyorum… Şair şöyle diyordu:
Onurlu bir yoksulluk dokurdu sesin,
Hakikat ve özgürlüğe adanmış türküleri.
Bunları terk etmen hüzünlendiriyor beni
Eskiden bir şeydin, şimdi o da değilsin.” S.28
Emin Özdemir “Türkçe Üstüne Mektuplar”, Düşünce Dergisi S.29, Ocak/Şubat 2011.
2 Şubat 2011 Çarşamba
Taş Plak
Karlar eridi,
suyun serinliği bu dağlardan inen;
Rüzgârı kesen de dağlar, doğan güneşi
perdeleyen de.
Yamaç yeşerince, toz duman azalıyor
şosede
Yol boyu çiçekleniyor meşeler
arasında...
Yağmur dinerse, serçeler de duyulur
yeniden:
Özlediğin o "kuş sesleri ovalara
yayılır"
Ve bir çınarın altında dinlenirken
kendini dinler Hafız Burhan.
Cevat ÇAPAN
Sözcükler Dergisi, S.28
suyun serinliği bu dağlardan inen;
Rüzgârı kesen de dağlar, doğan güneşi
perdeleyen de.
Yamaç yeşerince, toz duman azalıyor
şosede
Yol boyu çiçekleniyor meşeler
arasında...
Yağmur dinerse, serçeler de duyulur
yeniden:
Özlediğin o "kuş sesleri ovalara
yayılır"
Ve bir çınarın altında dinlenirken
kendini dinler Hafız Burhan.
Cevat ÇAPAN
Sözcükler Dergisi, S.28
Bağdatlı Ruhî'den
Ruhî Bağdadî’den
…
Gör zâhidi kim sâhib-i irşâd olayım der
Dün mektebe vardı bugün üstad olayım der
Meyhanede ister yıkılub olmaya virân
Biçare harab olmadan âbâd olayım der
…
Sabreyle ki demdir gele ol mir-i felekcâh
Geldiklerini mescide bildim ne içindür
Yüz döndürüb andan didim ey kavm olun agâh
Kim sizden ırağ oldu ise Hakka yakındır
Zira ki dalâlet yoludur gittiğiniz rah
Tahkik bu kim hep işiniz zerk ü riyâdır
Takliddesiz taatiniz cümle hebâdır.
Zâhid: softa; agâh: bilgili; dalâlet: sapınç; rah: yol; taat: ibadetler
…
Gör zâhidi kim sâhib-i irşâd olayım der
Dün mektebe vardı bugün üstad olayım der
Meyhanede ister yıkılub olmaya virân
Biçare harab olmadan âbâd olayım der
…
Sabreyle ki demdir gele ol mir-i felekcâh
Geldiklerini mescide bildim ne içindür
Yüz döndürüb andan didim ey kavm olun agâh
Kim sizden ırağ oldu ise Hakka yakındır
Zira ki dalâlet yoludur gittiğiniz rah
Tahkik bu kim hep işiniz zerk ü riyâdır
Takliddesiz taatiniz cümle hebâdır.
Zâhid: softa; agâh: bilgili; dalâlet: sapınç; rah: yol; taat: ibadetler
Güzel öyküler hakkında
Bir öykü 50 kez okunur mu? Marcel Aymé’nin “Bir Poldev Masalı”nı kaç defa okuduğumu anımsamam. Tabii 40-50 yıl süresince. Sait Faik’in çok öyküsünü de, onlar kadar olmasa bile birçok öyküleri de…
Nezihe Meriç’in “Yanmışım Dumanım Tüter”* öyküsünü 4. kez okuduktan sonra kaleme sarılmadan edemedim. Işık içinde yatsınlar, yazınsalımızın yüz akı Nezihe Meriç ve eşi Salim Şengil bir ömrün birlikte geçirileceğinin ne güzel örneğidirler. Birini bir kefesine koyuyorum terazinin diğerini öteki kefesine, sanıyorum ki, Salim Şengil’inki ağır basacak, oysa kıl payı yok dengede…
Nezihe Meriç’i bilmeyenler sadece bu öyküsünü okuduktan sonra tüm öykülerine yönelecekler. Ve ben, yanılmamışım, diyeceğim.
* “Gülün İçinde Bülbül Sesi Var”, Yapı Kredi Yayınları.
Nezihe Meriç’in “Yanmışım Dumanım Tüter”* öyküsünü 4. kez okuduktan sonra kaleme sarılmadan edemedim. Işık içinde yatsınlar, yazınsalımızın yüz akı Nezihe Meriç ve eşi Salim Şengil bir ömrün birlikte geçirileceğinin ne güzel örneğidirler. Birini bir kefesine koyuyorum terazinin diğerini öteki kefesine, sanıyorum ki, Salim Şengil’inki ağır basacak, oysa kıl payı yok dengede…
Nezihe Meriç’i bilmeyenler sadece bu öyküsünü okuduktan sonra tüm öykülerine yönelecekler. Ve ben, yanılmamışım, diyeceğim.
* “Gülün İçinde Bülbül Sesi Var”, Yapı Kredi Yayınları.
"Cumhuriyet'in temeli kültürdür" Atatük
Sarayburnu'ndaki -yumruklarını sıkmış- Atatürk heykeli "Geldikleri gibi giderler"in heykelidir. Son gördüğümde kaidesinin kuzeye bakan yanağındaki metal disk yoktu. Bu heykelden 100-150m. kadar önceki Turgut Reis heykelinin de kaidesi ve çevresi pislik içindeydi.Ayrıntı, diyeceksiniz ama ayrıntılar çok şeyi dillendirir.
"Cumhuriyet'in temeli kültürdür" diyen Atatürk'e, Cumhuriyetimize lâyık olmalıyız.
"Cumhuriyet'in temeli kültürdür" diyen Atatürk'e, Cumhuriyetimize lâyık olmalıyız.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)