11 Şubat 2011 Cuma

J. J. Brochier "Sigara İçiyorum, Ne olmuş Yani?"den

"Ölüm belki, belki değil kuşkusuz berbat bir şey (İspanyol faşistlerinin 'Viva la muerte/Yaşasın ölüm' çığlığından iğrenç bir şey düşünemiyorum.) ama bu bizim ölümümüz, hepimize birer ölüm düşüyor, etrafımızdakileri suçlamanın hiçbir yararı yok."

O. Wilde, "Vera veya Nihilistler"den...

Aleksis, "Kimse asla ülkesi uğruna ölmek için çok genç değildir."

Çar, "O kadar korkunç rüyalar görüyorum ki, onlarla kıyaslandığında cehennem bile huzur doludur. (...) Çocukken sevgi nedir bilmedim. Korkutularak yönetildim, şimdi başka türlü nasıl yönetebilirim?".

10 Şubat 2011 Perşembe

Son yılın Üç Mevsimi'nden bir pasaj

Geçen akşam anma konserine davetliydim. En az kırk yılımın her günü şarkısının biri “dilime dolanan bir ızdırap olur” Selahattin Pınar’ın…
Pasternak, Skriyabin’in müziği için:
“O yapıtların ezgileri başlar başlamaz gözlerinizden yaşlar boşanır ve bu yaşlar yanaklarınızdan dudaklarınızın ucuna değin iner. Gözyaşları ile karışan bu ezgiler sinirleriniz boyunca yüreğinize varır, kederli olduğunuz için değil, yüreğinizin en doğru, en anlayışlı yolu bulunduğu için ağlıyorsunuzdur.” dediği gibi.
Koronun ilk şarkısında iki gözüm iki çeşme.. “Aylar geçiyor, sen bana hala geleceksin”.. ak akabildiğin kadar, diyorum göz yaşlarıma. Salon karanlık, engellemiyorum ağlayışımı.. “Yetmez mi bu hasret, daha yıllarca mı sürsün?”.
İkinci şarkıda da devam “Yalnız benim ol, el yüzüne bakma sakın sen”… Şarkıya içimden eşlik ediyorum. Yaşlarımın tümü tükeniyor, duruyor. Etraftan görülmedikçe ağlamalı, ağlamasını engellememeli insan. Benlikte birikmiş tüm gerginliklerden arındırıyor. Gözyaşları sözcüksüz dualardır.
Aynı duygularla olacak, şarkısında ne güzel dile getirmiş Sezen Aksu: “Ağlamak güzeldir” diye…
İnsanın, ağlamasını dile getirmesi zor. Yaşlanınca biraz sulugöz olunuyor galiba. Ne fırtınalar, umarsız ne günler atlattım, nice travmaları ağlamaksızın geçtim. Hepsinde Quassimodo’nun anasına seslendiği şiirin sözcüklerini gözyaşlarımmış gibi mırıldandım;
“Sağlığını diliyorum şimdi yürekten,
kendi yumuşak alaycılığını
iliştirdiğin için dudaklarıma.
Acıdan, ağlamaktan o gülüş korudu beni.”
Şarkı söylemeden duramayan bir adamım ben. Bilmiyorum ama öyle sanıyorum ki, uykumda bile söylüyorumdur. Bir şarkının herhangi bir dizesini mırıldanarak uyandığım çok olmuştur. Şarkı söylemeyi yaşamın koşullarından biriymiş gibi düşünürüm. Güzel söyleyemem, o başka… Ama söylerim. Tamamını hatasız ve güzelce söylediğimi sandığım bazıları da vardır.
Kanuni hakkını verdiği bir ara taksimi geçiyor.. alkışlıyoruz.. İyi söyleyebilmeyi öğrenmek için bir eğitim almadığıma hep üzülmüşümdür. Teyzemin olağanüstü, doyumsuz, tiz bir sesi vardı. Kırmazdı beni, hadi Meliş’im, der, çokçası Osman Nihat’ın bir şarkısını söyletirdim. Şimdi çok özlüyorum sesini, kayıt etmediğim için hayıflanıyorum.
Ablam da öyle; Melahat Pars’ın öğrencisiydi. Başka türlü bir edası vardı, pesten bir sesle söylerdi. Evlendikten sonra İzmir’e yerleşti. Bir şarkıyı keyifle okurken telefona sarılır, bir şarkının bir yerinden söylemeye başlarım, örneğin; “Acaba şen misin kederin var mı?..” Ablam devamını mırıldanır telefonun öbür ucundan; “Ne kadar dertliyim, haberin var mı?” ve hemen, “Bimen Şen’in… Hicaz.. usulü curcuna..”der. “Ya güfte?” diye sorarım. Düşünür, çıkaramazsa “Orası senin alanın” der ve Bimen Şen’in bir başka şarkısını söyler. Keşke telefonlar paralı olmasaydı! Yemeği ateşte unutmamıştır inşallah, derim.
Amcamınoğlu konservatuara gitti. Dünyanın on ünlü bas bariton sanatçısından biri. İtalya gibi şarkıcı bir ülkede seçici kurul üyeliği yapacak kadar büyük bir yetenek. Gurur kaynağım… Gırtlak kanseri geçirdiğimde aklıma ilk düşen; onun başına böyle bir şeyin gelmesinin korkusu, gelmemesinin tesellisi gibi karmaşık duygular. Bunu açıkça hiç söyleyemedim. Ama şimdi kendi kendime açıklıyorum, onun değil, iyi ki benim başıma geldi, diye avunmuşumdur.
Dinleyiciler yer yer iştirak ediyorlar sanatçıya, ben edemiyorum. Bağlama olsun, ut olsun, saksafon ya da neyse, ne olursa olsun bir çalgı çalabilmeyi de çok istemişidir. Kanuni taksimini geçerken, bari bir çalgı çalmasını becerebilseydim diye geçiriyordum içimden. Ama şarkı söylemenin aynı şey olmadığının ilk kez ayrımına varıyorum. En güzel enstruman insan gırtlağıdır. Bu sözün, lisedeki müzik öğretmenimizce kafama çakıldığını anımsıyorum. Aklıma Haytov’un “Bayram Ali” öyküsü düşüyor. İlk fırsatta tekrar okumalıyım.
Şimdi, solist en zor şarkılardan birini kusursuz okuyor. Çocukluğunu biliyorum solistin; Naci Tektel’in torunu. Hani hiç unutulmayacak; “Uzayıp giden o tren yolları”… Babası kanuni Yılmaz Tektel. Dedesinden, babasından eğitimli, mutlu oluyorum. Yürekten alkışlıyorum.
İyi bir sergi gezdikten, iyi bir film seyrettikten ve iyi bir öykü ya da roman okuduktan sonra birkaç gün tadını yaşarım. Şimdiki gibi duygulanır, ırmak olur, deniz olurum.
Öyküsünden söz etmiştim ya:
Bayram Ali, Bulgaristan’da çobanlık yapan babayiğit bir delikanlıdır. Dillere destandır sesi. Şarkı söylemeden duramaz. Günün birinde ağasının kara çalmasına ve gazabına uğrar, başı belaya girer, işkenceler görür. Sonunda dağa çıkar ve canından bezdirir elezerleri. Çok da zengin olur. Başka illere göçer, izini kaybettirir. Günün birinde tanınmamacasına köye döner. Meyhanede şenlik vardır katılır. Kimse aymaz. Ama sonunda dayanamaz şarkı söyler. Tanınır ve sonu olur. Ölümüne söylenmiş bir şarkıdır söylediği. İşte benim de anlatmak istediğim budur; -ayrımına varılarak- yaşamanın bir koşuludur şarkı söylemek. Bu Tanrı armağanın ayrımına varılsın diye yazıyorum. Ne sesinizin güzel olmadığına, ne de iyi söyleyemediğinize aldırmayın, söyleyin. Ben içlilerinden hoşlanıyorum. Siz neşelilerini söyleyin. Şarkı söyleyin. İlk duyduğumdan bu yana her zaman, her yerde yinelerim Almanların atasözünü: “Bir yerde şarkı söyleniyorsa oraya yerleş, kötü insanların şarkısı olmaz!” diye.

Bedri Rahmi'den arkadaşlık üzerine

ARKADAŞIN VAR MI ONDAN HABER VER
ONDAN ÖTESİ KAÇ PARA EDER

Sen yoktun ama arkadaşlık vardı
73 yılının Temmuzunda Paris ol kadardı
Arkadaşlığımız kadar
Uzaktan uzağa iğde ağacı
Altın tozlu gümüş yüzlü
Usul usul yetim yetim kokardı
Sen yoktun ama arkadaşlık vardı
Bir mavi dumandır tüter
Bir garip serçedir öter
Bir kulak ikide bir çınlardı
Her şeyin yanında içinde her şeyin üstünde canında ciğerinde
Bir şey var özlü tatlı ılık
Adına kurban olduğum arkadaşlık
Sen yoktun ama arkadaşlık vardı
Çok şükür
Ol kimse ki arkadaşı yoktur
Yüzüne tükür
Hayır dur tükürme ayıptır ona bir arkadaş bul

Sen yoktun ama arkadaşlık vardı
Ve 73 Temmuzunda benim ömrüm bu arkadaşlık kadardı.
73’te girdim altmış yaşına
Benim bir arkadaşım var çok şükür
Darısı senin başına

Kızgın demiri suya daldıranda
Bir acayip ıslık
Bir sinsi duman
Bir fıçı çingene morunu
Temmuz beyazına boşaltanda
Bir acaip ıslık
Bir sinsi duman
Ak kağıt üstünde morun sevinci morun saltanatı morun kılıncı
Gel de göbek atma yosma turuncu
Şu renkler içinde morun birinci
Kırmızıyla mavi halvet oluyor
Dol karabakır dol.



Dostluğumuz

Dostluğumuz güzel bir kuştu
Alkanat mor kanat belalı bir kuş
Alkanat mor kanat pahalı bir kuş
Otuz yıl nuh demiş kafeste durmuş
Kadrini bilmemişiz uçmuş
Uçar ayak olmayacak yerlere sıçmış
Oluyor böyle şeyler oluyor
Canıma değdikçe canım acıyor
Elime değdikçe elim yanıyor
Çok uzaklarda bir yer yanıyor
Ya olduğun gibi görün diyor
Ya göründüğün gibi ol
Dol karabakır
Dol karabakır
Dol karabakır

Olur mu böyle olur mu?
Olur
Yersiz bir çalım bir azamet
Siktirici bir çalım
Şaşı bir kibir
Bir afra bir tafra
Ciğeri beş para etmez yersiz bir gurur
Olur böyle şeyler olur
Gururun bu kadarı ebegümecinde de bulunur
Dostluk dediğin güzel bir kitap
Hava gibi
Su gibi
Ekmek gibi
Vazgeçilmez bir tad
Sonuna kadar dayanmak şart
Dostluk dediğin eşsiz bir kitap
Sevmediğin sayfaları varsa
Atla
Sayfayı kökünden yırtmak şart mı
Dostluk dediğin kiralık at mı
Dostluk dediğin taksi mi
Dilediğin zaman açan mı
Dostluk dediğin çok nazlı bir kuş
Kapıp kaçan mı
Gözünün bebeği gibi korumak marifet
Dostluk dediğin nadir bir kuş
Huyuna suyuna dikkat
Bir kez kuyruğu titretti mi
Diriltene mükafat

Oluyor böyle şeyler oluyor
Her ahbaba dost denmiyor
Gitti mi bir kez gelmiyor
Dostluk dediğin nazlı bir kuş
Her kuşun eti yenmiyor
Dol kara
Dol bakır
Dol

Dostluk dediğin filfilli fistan
Her Allahın günü giyince insan
İster istemez aşınıyor -eskiyor- inceliyor
Eskidikçe tadına doyulmuyor
Nazdan nazik oluyor

Çiniden bilezik-
Bizler kadrini bilmedik
Hıyarca davrandın mı tuz buz-
Paramparça dostluğumuz.

9 Şubat 2011 Çarşamba

İRBEÇ'e Kulak Verin, Ne Diyor !..

Prof. Dr. Yusuf Ziya İrbeç, 23. Dönem AKP Antalya Milletvekili…1959 Antalya doğumlu…İktisatçı, Dış Politika Uzmanı ve Öğretim Üyesi; Viyana İktisat Üniversitesi'ni bitirdi.

Yüksek lisans ve doktorasını aynı üniversitede tamamladı. Viyana Diplomat Akademisi'nde ihtisas yaptı. Doçent ve Profesör oldu. Birçok üniversitede öğretim üyesi olarak ders verdi.
Afyon Kocatepe Üniversitesi'nde Dekan Yardımcılığı, Çankaya Üniversitesi'nde Bölüm Başkanlığı, Beykent Üniversitesi'nde Dekanlık, Rektör Yardımcılığı ve Rektörlük, Bahçeşehir Üniversitesi'nde Uğur Eğitim Kurumları Başkanvekilliği, Uluslararası Balkan Üniversitesi'nde Kurucu Rektörlük görevlerinde bulundu. TOBB ve Dış Ekonomik İlişkiler Kurulu'nda; KEİPA, Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı ile Ankara Ticaret Odası'nda yönetici ve danışman olarak görev yaptı. Yurtiçi ve dışında 100'ün üzerinde bilimsel makalesinin yanı sıra 3 kitabı yayınlandı. 23. Dönem'de Türkiye-AB KPK Üyesi oldu. Çok iyi düzeyde Fransızca, Almanca, İngilizce, İtalyanca ve Arapça, orta düzeyde Rusça bilen İrbeç’in yurt içi ve yurt dışında 100’ün üzerinde bilimsel makalesinin yanı sıra 3 kitabı yayınlandı.
Prof. Dr. Yusuf Ziya İrbeç, 21 Ocak 2011 günü, yaptığı bir basın toplantısıyla partisinden istifa etti. Basın açıklamasını tek kelimesini değiştirmeden aynen aşağıya alıyorum:
***
Bildiğiniz gibi, 22 Temmuz 2007’den beri Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde AK Parti Milletvekili olarak bulunmaktayım. Milletvekilliğinden önce, birçok üniversitede hem akademisyen, hem de rektör olarak çalıştım. Türkiye ve dünyadaki ekonomik ve politik gelişmeleri yakından takip eden, 7 yabancı dil bilen bir milletvekili olarak; AK Parti Ekonomik İşler Başkan Yardımcılığı ile TBMM Avrupa Birliği Uyum Komisyonu Başkan vekilliği görevlerinde bulundum. Bu görevlerim sırasında, birçok uluslararası temaslarım oldu ve ülkemi en iyi şekilde temsil etmeye ve menfaatlerini korumaya çalıştım.
Vatanına, milletine ve manevi değerlerine bağlı bir milletvekili olarak; içinde bulunduğum partinin özellikle iç politikada takip ettiği stratejinin ülkemize getireceği zararlar konusunda endişelerim arttı. Çünkü takip edilen politikalar ile ülkemin ve milletimin sosyolojik, psikolojik ve coğrafik yönden bölünme sürecine sürüklendiğini üzüntü içinde görmekteyim. Bu endişelerimi, hem milletvekili arkadaşlarım arasında ferden, hem de parti toplantılarında defalarca ve alenen dile getirdim. Ancak, yaptığım görüşmelerin ve konuşmaların, keza ikazların hiçbir fayda getirmediğini üzüntüyle müşahede ettim. Bu kaygılarıma sebep olan hadiselerin başında, Başbakanın her konuşmasında toplumu ayrıştırmaya yönelik söylemleri gelmektedir. Şöyle ki; Sayın Başbakan 4 Ocak 2011 tarihli grup konuşmasında aynen şu cümleleri kullanmıştır:
“Ama biz, bu ülkedeki tüm etnik unsurları, dedik ya, Türk’üyle, Kürt’üyle, Laz’ıyla, Çerkez’iyle, Gürcü’süyle, Abaza’sıyla, Roman’ıyla, aklınıza ne gelirse hepsiyle, bunlar birer alt kimliktir ve bunlar kesrettir ve vahdette biz bunları topluyoruz.”
Sayın Başbakan bu tür söylemleri, milletimize verdiği zararları hesap etmeden alışkanlık haline getirmiştir. Davranışlarından da, bu alışkanlıklarından vazgeçmeyeceği açık bir şekilde görülmektedir. Buna karşın önceki başbakanlardan hiçbiri, devlet adamı sıfatı ve ciddiyetiyle, böyle bir söylemi benimsememiştir. Vatanına, milletine ve manevi değerlerine bağlı ve aynı zamanda milletinin fertleri arasında hiçbir ayırım gözetmeyen bir milletvekili sıfatıyla, Başbakana şahsen şu soruyu yöneltmek istiyorum:
“Sizden evvel bu milleti kim böldü de, siz bütünleştirmeye çalışıyorsunuz?”
Şahsen, milletin ismini telaffuz etmekten kaçınan bir tutuma karşı tepki vermek zorunluluğunu hissediyorum. Ülkemizin anayasal adı Türkiye’dir ve üzerinde vatandaş sıfatı ile yaşayan herkes Türk’tür. Bu bir alt kimlik değildir. Oysa Başbakan söylemlerinde milletimizi bütünleştirici bir unsur olan Türklüğü sürekli ve anlaşılmaz bir biçimde alt kimlik haline getirme çabası ve gayreti içindedir.
Ben, aynen Başbakan gibi, İmam Hatip Lisesinden mezun olmuş bir kişi olarak; Başbakanın benimsediği bu davranış ve söylemi sonucunda ortaya çıkan ayırımcılığın yüce dinimizde de yerinin olmadığını ifade etmek istiyorum.
Şimdiye kadar, AK Parti içinde birlikte çalıştığım arkadaşlarımla ve AK Parti’ye oy vermiş vatandaşlarımızla hiçbir sorunum olmamıştır. Ancak, AK Partiye oy vermiş, aynı endişeleri taşıyan çok sayıda milletvekili arkadaşlarımın ve vatandaşlarımızın olduğunu da biliyorum. Tepkim, parti yönetiminin endişelerimi tetikleyen birlik yerine bölünmeye taşıyan baskıcı politikalarınadır.
Açılım politikalarının milletimizin yüreğinde Habur ve benzerleri ile açtığı yara, hepimizin malumudur. Seçim sonrası yapılacak anayasal değişiklikler ile milletimizin ve ülkemizin birlik ve bütünlüğünün bozularak, bu yaranın daha da derinleşeceği endişesini taşımaktayım. Şu anda gösterilen yoğun çaba, her türlü hassasiyeti göz ardı ederek halk oylamasına ihtiyaç bırakmayacak bir milletvekili sayısına ulaşmayı hedeflemektedir. Vatanın ve milletin bütünlüğü üzerinde hiçbir şekilde parti politikası kabul edilemez. Burada asıl olan, milletin birliğini ve bütünlüğünü korumaktır.
Bu duygu ve düşüncelerle, şimdiye kadar mensubu bulunduğum AK Parti’den istifa ediyorum. Bu vesileyle bana oy vermiş veya vermemiş olan bütün Antalyalı hemşerilerime şahsıma gösterdikleri itimat, güven, destek ve teveccühlerinden dolayı şükranlarımı sunar, görevimi bundan böyle de bir nefer olarak aynı hassasiyet içinde sürdüreceğimi bilmelerini isterim.
Saygılarımla.
Ankara, 21.01.2011
***
Sayın İrbeç’in istifasını televizyonda haber olarak dinlemiş ancak basın toplantısının içeriğini öğrenememiştim. Ayrıntıyı aşağıdaki internet sitesinde buldum.

http://yusufziyairbec.com/

İrbeç, özetle:

“Türkiye, izlenen politikalarla sosyolojik, psikolojik ve coğrafi yönden bölünüyor; yapılan konuşmalarla toplum ayrıştırılıyor” diyor ve kendince toplumu uyarmak istiyor.
Onun bu canhıraş feryadı duyulur mu, bilmiyorum!..
Bilmiyorum, Sayın İrbeç’in sözleri bu satırları okuyanlar için bir anlam ifade eder mi?

Ahmet AKYOL
25 Ocak 2011

6 Şubat 2011 Pazar

Beğeninin yozlaşması

Bu ne kültürdür?
Ne ucuz beğenidir?
Reklama gel;
Türk parasını ekmek kızartma makinesinde, tavada kızartıyorlar.
Şimdi benim yazdığım da reklam oluyor ve reklamın kötüsü olmaz,
diyorlardır
ya;
beğenideki yozlaşmayı kabulleneceğiz mi?
Saymakla bitmez:
Bir ara TRT 2’nin “Okudukça” programında kitapları iç donu gibi
çamaşır ipine mandallamışlardı. (Akıl almaz bir tasarım)
Yine o programın bir resim sergisi tanıtımında (adını vermeyeyim) adam resmin karşısında, -resmi, ressamı bir yana bırakmış- bize resimdeki caminin ne camii olduğunu anlatıyordu.
Daha sonra izlemez olmuştum “Okudukça”yı.
Bir başkası;
Akbil kartlarındaki bir tümce:
“Biz insan taşıyoruz”
Breh breh breh!
Şu buluşa bak.
Ne yaratıcılık…
“Biz insan taşıyoruz”
Ne demek bu şimdi?
İDO, otobüs, tramvay, her neyse ne taşıyacaktınız?
Mahmutpaşa’nın çığırtkanları bile,
“Allı olmazsa sarılı verelim!”
gibisinden daha incelikli buluşlarla
bağırırlardı.
Dedik ya: saymakla bitmez…

4 Şubat 2011 Cuma

Falih Rfkı Atay Konuşuyor

“...Zaferleri, sırmaları ve taçları kızıl çamuru içine katıp sürüyen büyük bozgunu görmüş olanlardanım. Ben inkırazı (yıkılışı) gördüm. Genç dostlarım, inkıraz denen şeyi tarih ve masal gibi okumak bile insana yılgınlık verir. İnsan inkırazı can düşmanı üstüne yormaktan korkar.
Düşman, ancak direğinden bir milletin bayrağını indirdiği zaman, düşman kumandanı bu bayrağı çiğneyip beyaz ata bindiği zaman, düşman gözyaşlarına tükürdüğü zaman, genç dostlarım, ben o zamanın ne demek olduğunu bilenlerdenim.
İnkıraz, kurtuluş. Bu kelimeleri şimdi ne kolay söylüyorsunuz. Bir milletin bayrağı, o milletin başı gibi düşer.
İstanbul sokaklarında yedi düşman marşının birbirine karıştığını duymuş olanlardanım.
Sarayburnu’nda, İstanbul güneşi batarken, zenci davulu marseyyez vurdu. Galata Şangay çarşısına, Divanyolu Fas pazarına, İstanbul sokaklarında Mısırlı İngilize, Cezayirli Fransıza döndü.
Karargah kapılarında prensler racalık, büyük fikir adamları tab’alık dilenir oldular.
Ben en büyük vatandaş kahramanlığını göz yaşlarını kurutmadan evden çıkmak olduğunu görmüş olanlardanım. Bu yazıları size o günleri hatırlatmak için topladım. O günleri hatırlamanızdan ne çıkar?
Bu yazıları size iki kelimeyi unutturmamak için topladım: İnkıraz ve Sakarya!. Yüz senelik sevinç, inkıraz acısının bir dakikasına değmez; bir asırlık acı bir dakikalık Sakarya sevincine değer.
İnsan birini görmemek için elinden gelse, anasının bağırsaklarını parçalar ve değmez. İnsana, yalnız ötekinin tadını alacak kadar yaşamak yeter.
Dünyanın en kara bahtlı insanı ne demek olduğunu biz biliriz. Size dünyanın en bahtlı insanı ne demek olduğu sorarlarsa, göğsünüzü kabartarak kendinizi gösteriniz.” S.20-21 (Yazarın notu “Bu not ‘Eski Saat’ adındaki kitabının önsözüdür.)
“10 Eylül 1922, içinde bulunduğumuz İtalyan vapuru İzmir’e doğru döndü. Henüz şehrin elimizde olup olmadığını bilmiyoruz. Kalbim köklerinden kopmuş gibi çarpıyor; ilk Türk bayrağını görmek ihtirası gözlerimin içini yakıyor.
Dürbünle bakanlar Kadife Kalenin direği üzerindeki bayrağın bizimki olduğunu söyledikleri zaman duyduğum sevinç bir insanı hakikaten öldürebilir. Artık rıhtımını geçtiğimiz İzmir şimdi bize, bir asırlık yol kadar uzak geliyor. Güverte kenarlarına gemiyi iter gibi yaslanıyoruz. Yanlarından geçtiğimiz çelik ve zırhtan filolar, İstanbul limanında gördüklerimiz değildir. Hiçbir şey yapmamış gibi sade ve sessiz, Kordon üzerine sıralanan toprak esvaplı askerlerimiz karşısında selama durmuşlar gibi, adeta cesetleşmişlerdir.” 22
“Mustafa Kemal, kendi hakkında yabancı dillerde yazılmış kitaplar arasında en çok -bir çok yerleri şiddetle aleyhinde bulunan ve bir çok tarafları de yalan ve iftira olduğuna şüphe olmayan- Armstrong’un (Bozkurt - The Grey Wolf) kitabını severdi. Çünkü iyi tarafları da en canlı olarak o kitapta belirtilmiştir.” 27
“Bir zamanlar Kral Faysal Ankara’ya gelmişti. Ankara Palas’ta Atatürk beni kendisine takdim etti: “Münakaşacı, kuvvetli muharrirlerimizdendir” dedi. Faysal: “Size karşı mı muhalefet eder?” diye sordu. Atatürk: “Yok canım, bizim düşmanlarımıza karşı” cevabını verdikten sonra, bana döndü “Hatırında tut” dedi, “Senin o Fethiye karşı açtığın mücadele yok mu hani, bana karşı yapayım desen tahammül edemem...” 29
“Mustafa Kemal realist bir adam olduğu için her vakitsiz teşebbüsün bütün davayı tehlikeye koyacağını bilirdi. O, Samsun’a çıktığı zaman cumhuriyetçiyim deseydi, Amanullah Han’ın akıbetine uğrardı” 30
“Bir milletin büyük işleri için sıra yoktur. Napolyon Komedi Fransez’in yeni nizamname tadillerini Moskova’dan yüzgeri döndüğü o korkunç günlerde incelemiş ve imzalamıştır. (...) Türkçeleştirme işi ile uğraşacak olanlar, zati bu işten başka işi olmayanlardır. (...) Acelemiz vardır.” 31 (...) Bir takım Türkçeciler de tamamile özleştirme arzusundadırlar. İki tarafın da mübalağaları olduğunu söylemek isteriz. (...) 1283 yılının şubat sayısında Halep’ten gelen şöyle bir mektup çıkıyor, iyi dinleyiniz, içinde gazetenin adından başka bakalım kaç yabancı kelime bulacaksınız? ‘Muhbiri baştan aşağı okudum, sevinçten ayaklarım yere basmayacak bir kılığa girdim. Bunu her kim yapmış ve yazıyor ise Tanrı tuttuğunu kolay getirsin. (...) kendisinden sonra gelenlere iyi örnek bırakmaya emek vermek ne yavuz yaşamaktır. Tanrı eksik eylemesin... Yurdumuz, böyle usluların gölgesi altında ilerlemekte ve bilgiçlerin yönünden bir yüzü güzellenmektedir. Burası düşünülse kolayca bilinir. Yurdumuz için onların şu çalışıp çabalamaları bizce pek beğenildi. Bizi yoktan var edenin yardımı onlarla beraber olsun...’
Bu misal Türkçe sevgisinin, ana dil aşkının gönüllerde ne derinlere kadar gittiğini, onun hasreti ne kadar eskiden beri çekildiğini gösterir. (...) Ve en berbadı Türk Edebiyat ve San’atını en fazla garba götüren (Edebiyatı Cedide) dil işinde Şinasilerin, Ali Süavilerin, halkçılığını bıraktı. Kopkoyu bir imtiyazlı sınıf Osmanlıcası ile yazdı. Şinasilerden, Ali Süavilerden meşrutiyet Türkçeciliğine kadar kırk yıl kaybettik, bu zamana acımaz mısınız? Bizden sonra gelenleri de yeniden kaybedilecek zamanlara acındırmak ister misiniz?
Dil işlerindeki mübalağalara, aşırı iddialara bakmayınız. Bunların hiçbir zararı olmaz. Her dilde mücadele böyle geçti. Teklif edenleri serbest bırakınız, haklarını tanıyınız, kelimelerin tutup tutmaması, kalıp kalmaması onların halkın ve sanatkarın benimseyip benimsememesine, kullanıp kullanmamasına bağlıdır. Daha ileriye doğru zorlamanın kontrolü olmasa, itidalden itidale hiçbir şey değiştirmemek, hiçbir şey yapmamak gibi tembel işi, bir duraklamaya doğru gidip saplanırız.” 35
“... Yorgun atlarımızın boynu boş heybe gibi sarkıyor. İki ufuk arası bir adam boyu kısalsa, gene Kudüs’e kavuşamayacağız, sanıyorum” 39
(...) Bir söğüt bir minare kireci, bir çeşmenin yazılı taşı, yıllanmış hasretimi dindirdi. Su içmişim gibi, boğazımın bütün çölü yıkandı.
Ve buralardan günlerce uzakta Medine iskorpitinin yediği Anadolu yavruları hatırıma geldi, içimin sevinci bir söğüt dalı gibi kırıldı” (1917) 40

“Kervana karışmalı, ne gerisinde kalmalı, ne başında durmalı.” 45

“Bu sabah, ben şu satırları yazarken Sakarya kızıl akıyor. Dün gece toprak ve taş üstünde uyuyan Türklerden kim bilir kaçı, bu sabah şafak vakti, şafak renklerinden daha temiz, daha taze kanlarını Sakarya sularına karıştırdılar. Dünyada bir Türk çiftçisi kadar saf insan ne kadar azsa, bugün Anadolu ihtilal ordularının, uğrunda can verdiği ideal kadar saf dava o kadar azdır.” 56
“Gaziler yolunuz açık olsun, kalplerimiz, bize verdiğiniz sevinci taşımaktan bile acizdir; kazandığınız zafer bir millet kurtardı. Hiçbir zafer bu kadar lüzumlu ve bu kadar şerefi, değildir.” 59
“İnönü’nün şerefi, yalnız kendi zaferinin şerefi değildir. Onun ismi her yeni zaferle daha fazla büyüdü ve Anadolu’nun bütün zaferlerinin şerefinde onun bir analık hissesi vardı.” (Kanunsani 1923) 66

“Yarın” gazetesinin biner biner satıştan düştüğünü işitiyorduk. Sebebini sorduk:
- Az küfrettiği için, dediler.
Arif Oruç edep ve terbiyeyi biraz pahalı bulduğundan tekrar “Son Posta” ile skandal, şantaj ve küfür yarışına çıktı.
Biri İsviçre’den,
Biri İzmir’den,
Birer mektuplaşmışlar.
Biri bugünkü sefirlerimizden biri, öteki bugünkü valilerimizden biri hakkında o kadar sefil ithamlarla dolu ki, yalnız mektuba güvenerek, bu neşriyatta bulunmak ancak Türkiye’de mümkün olur. Çünkü bu şahsiyetler, biri dışarıda, biri içerde devletin şerefini temsil etmektedirler. Fakat devlet, şeref, haysiyet, bütün bu kuru lafların ne ehemmiyeti var: Halk skandal yiyor ve küfür içiyor. (...) Edep ve terbiye için ve polisler kapı kapı dolaşıp valiye kadın arıyorlar diye bir cümle yazmak başka yerlerde insanı zindan zindan süründüreceği için?..” 75
(...) 1. İhtilalci bir ruhta merhametin yeri yoktur. 2. Büyük ihtirasların yeri kalb değil kafadır” 76
“İzmir; Kemalizmin kudreti, Lozan; davasıdır.” 79
(...) Kemalizm; bir devam, bir tekevvün (varolma) davasıdır. Her Lozan gününde Kemalizmin bu farikalarını tekrar edelim. Lozan’ın bir muahedenin ismi değil, fakat bir devrin başı olduğunu söyleyelim” 80

“Ne zannediyorsunuz, bugün Fransa’da en basit generale bile zafer hatırasıdır diye, hiç kimse dilini ve kalemini uzatmaz. Hiçbir zafere bu kadar erken sövülmemiştir; hiçbir şeref bu kadar erken inkar edilmemiştir ve hiçbir hıyanet, bu kadar çabuk dirilmemiştir. (Haziran 1031) 80

“Yeni Türk kafasının birbirini tamamlayan iki sırrı vardır:
- Her şey yapılır.
Ve hemen arkasından:
-İşte böyle yapılır!” (Temmuz 1932) 84

“Bilmem: Cevizi karga diker, sözünü siz de duydunuz mu?”
“Köy baltası darbımesel dinlemez, ‘Yaş kesen baş keser’ de bir Anadolu sözü idi.” 90
“Sultan Aziz’i hal’edenlerden Hüseyin Avni Paşa Ispartalı idi. Onun için Hamit Ispartalılara yalnız Yemen’de askerlik ettirmiştir. Bu yeşil cennette şimdi gül toplayanlardan çoğunun baba veya dedelerinin kemikleri yanar çöllerde çürümüştür.”
“Fakat bizim Türkçemizi, alabildiğine kendini aramakta ve bulmakta serbest bırakalım ve ona yardım edelim.” 117
Baki Süha Ediboğlu
Falih Rıfkı Atay Konuşuyor
Berkalp Kitabevi, Ankara, 1945. 131 S.